Birlik İlmi
  PEKER SELÇUK
 

Peker SELÇUK’un (19.05.2013 Tarihli) “MAYA SEMPOZYUMU” Konuşma Metni:

ENE HUVE / ENE’L – HAK

1091 yıl öncesinden, 922 yılının 26 Mart’ından başlayarak, sözümüzü açalım, bugüne gelelim. 

Tanrı rahmet eylesin. Hüseyin İbni Mansur el-hallac şöyle dedi:

Somut varlık, soyut varlığa ilişkin kavramın / mananın içindedir. Ve yine soyut varlık, somut varlığa ilişkin kavramın / mananın içindedir. 

Soyutluk ve belirsizlik, ermişin, velinin, Hak Yolcusu’nun işaretidir. Bunlar, bu yüce varlıklar, zamanın ve mekanın ötesindedirler. 

Sırrın dışa vurması, yani sırrın faşolması, kavrayışların dışındadır. Dünyasal algılamanın üstündedir. Dışa vuran sır, yine kaynağına döner. 

Sırra eren, yani ermiş / veli kişi nasıl tanır O’nu? Madem ki nasıl yok!? Nerede tanıdı O’nu? Madem ki böyle bir yer ya da mahal yok, nasıl ulaştı O’na? Birlik kavramı yoksa, nasıl ayrıldı O’ndan ayrılık yoksa? Katıksız belirlilik, sınırlı ya da kısa ömürlü bir amaç olmaz. O’nun sürdürülmeye yani devamlılığa ihtiyacı yoktur. Yok edilmeye de...

Sır, öte kavramının ötesindedir. Sonsuz evrenin, kainatın ötesinde, niyetin ötesinde, bilincin ötesinde, alışılmış yöntemlerin ötesinde ve algının ötesindedir. Arş-ı Ala diye anılan yerin ötesinde, sahip olunmuş tüm yöntem ve sistemlerin ötesindedir. Anlayacağınız, algının ötesindedir. 

Çünkü bunların tümü, tamamı varoluşdan önce ortaya çıkmazlar ve bir yer içinde var olurlar. 

O, varoluştan hiç uzaklaşmamıştır. Niceliklerden, nedenlerden ve sonuçlardan önce vardı ve var. 

Öyleyse bu nicelikler, onu nasıl içerebilir (kapsayabilir). Ya da sınırlar O’nu nasıl kuşatabilir?

Kimisi der ki: “Ben Tanrı’yı O’ndan noksanlığımla bilirim. O’ndan yoksun olanlar, O’nun sürekli varlığını, herşeyi ihata ettiğini nasıl bilebilir?

Kimisi der ki: “Ben O’nu kendi varlığımla bilirim.” Evrende, kainatta iki tane mutlak birarada olmaz, olamaz.

Kimisi Şöyle der: “Ben, O’nu kendisine ait bilgi yokluğumla bilirim.” Bilgi yokluğu sadece bir perdedir. Ve Tanrı bilgisi bu perdenin ötesindedir. Yoksa bir gerçekliği olmazdı. 

Kimisi der ki: “Ben O’nu isminin yardımıyla bilirim.” İsim, isimlendirilmişlikten ayrılmaz. Çünkü O, yaratılmış değildir. 

Kimisi şöyle der: “O’nu kendisi aracılığı ile bilirim.” Bu, tanınacak iki varlık kabul etmek demektir. İkilik olmaz. 

Kimisi der ki: “O’nu yarattıkları aracılığı ile bilirim.” Bu, insanın yaratılanlarla yetinmesi, onları yaratan Yaratıcı’yı, yani TEK’i aramaması anlamına gelir. 

Kimisi şöyle der: “O, beni bildiğimden, ben O’nu bilirim.” Bu şekilsel bilgiden, yani ilimden yararlanmak ve Tanrısal Öz’den farklı bir bilgiye ulaşmak demektir.

Özden ayrı olan, özü kavrayabilir mi?

Kimisi der ki: “Ben O’nu kendisinin kendi hakkında verdiği bilgiyle tanıyorum.” Bu, bilinmesine izin verilenlerle yetinmek; doğrudan bilgi yoluna başvurmak demektir. 

Ey mucize! İnsan, kendi bedeninin bir kılının nasıl karadan aka dönüştüğünü bilemezken, her şeyin yaratıcısını nasıl olur da bilebilir!?

Özetlemeyi ya da irdelemeyi, İLKİ ve SONU, değişmeleri, nedenleri, gerçekleri, hayalleri bilmeyen insan, süreklilikte var olan O’nun hakkında bilgi edinme olanağına sahip değildir. 

Hamd olsun O’na ki onları ad.la (isimlerle) sınırlamayla, belirtiyle örttü. Onları bir sözcük altında koşul ve yetkinlik altında ve öncesiz – sonrasız var olandan gelen bir güzellik altında gizledi. 

Yürek, bir et parçasıdır. Bundan dolayı Tanrı bilgisi orada yer almaz. Tanrısal birşeydir o. O Tanrı’dır. 

Anlayış, iki mantıksal ölçüye sahiptir. Uzunluk ve genişlik... Dinsel Yaşam’ın iki kuralı vardır. Sözlü ve yazılı kurallar. Yaratılmışların tümü göklerde ve yerdedir. 

Ama Tanrısal Sır, ne uzunluğa ne genişliğe sahiptir. Ne göklerde ne de yerde bulunur. Zahiri şekillerin içinde değildir. Ayrıca sözlü ve yazılı kurallarla ulaşılan, içsel hedeflerde de değildir. Yani dinleri, sözlü, yazılı kuralları (kitapları) Tanrı bilgisine ulaşmayı sağlamaz. 

“Ben, O’nu kendi gerçekliği ile biliyorum.” Diyen bir kişi, kendi varlığını, Amaçlanan’ın varlığından üstün kılar. Çünkü, bir şeyi asıl gerçekliği ile tanıyan kişi, O’ndan daha güçlü olur. 

Ey insanoğlu! Yaratılmışların içinde zerreden daha küçüğü yok ve sen onu algılayamıyorsun. Zerreyi bile tanıyamıyan insan, bu zerreden daha algılanamaz olan O’nu tanıyabilir mi?

Ve Hallaç, son söz olarak şöyle der:

Ey insanlar, Allah beni benden alınca ve beni benden yok edince, sonradan olan varlığımın nitelikleri darmadağın olur. 

Sultan olan Allah, kıdemiyle (ezeliliği ve ebediliği ile) ortaya çıkınca, sanki benim sonradan ortaya çıkan varlığım, hiç var olmamış gibi oldu. 

Ve ezelilik, ebedililik daima baki kaldı. Sonra benim enaniyetim (benliğim), O’nun enaniyetinde (benliğinde) fani oldu. Yok oldu. 

Ve benim hüvviyetim (kendililiğim) O’nun hüviyetine (kendililiğine) karıştı. Ve nasutiliğim (beşeri varlığım) O’nun lahutiliğinde (ilahi varlığında) darmadağın oldu. Sonra bakındım ve O’ndan başka hiçbirşey görmedim. O’ndan başka hiçbirşey işitmedim. Konuştuğumda, O’ndan başka hiçbirşey dile getiremedim. 

Ve dedim ki: “Ene Hüve (ben O’yum)” şayet ben, “Ene’l-Hak” (ben Hakk’ım) deseydim; Hak’tan ayrılmamış olurdum. Çünkü O’nun sevgisi üzere, ben Hakk’ım. O ise, kendi mülkiyetinde Hak’tır. Ben sarhoş ve daha sonra da O’nun sırrı üzerinde bulundumsa, benim vecdim, O’nun vücuduyla (varlığıyla) kesinlikle iç içe geçmiş demektir. 

Ve benim sınırım, O’nun varlığı üzere olmuştur. 

Benim hayatım, ölümümde ve ölümüm, hayatımdadır. 

Peker Selçuk
Süper İnsanlık Realitesi Derneği
MAYA SEMPOZYUMU

 
  Bugün 8 ziyaretçi kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=