Birlik İlmi
  Peker SELÇUK - İNSANIN KUTSALLIĞI
 

Peker SELÇUK’un 11.03.2012 tarihli “İNSAN SEMPOZYUMU (4)”deki konuşma metni:

İNSANIN KUTSALLIĞI

Suret kelimesini hepimiz biliriz, duymuşuzdur. Kelime anlamı; biçim ve dış görünüş demektir. Genel ifade bağlamında böyle kullanılır. Kelimenin ilahi boyutuna bakacak olursak, özellikle yaratılmış tüm varlıkların dış görünüşlerini ifade etmek amacıyla kullanılır.

Tasavvuf bilgilerine göre; Allah, isimlerini ve sıfatlarını ve onlardaki son derece üstün ve yaratıcı güçleri toplayıp, kuşatan bir varlıkta; KENDİSİNİ, KENDİ SIRLARINI GÖRMEK İSTEDİ. Bu durum bir bakıma ZAHİR ismi gereği, kendisini açığa çıkartıp tanıtmasıdır. Ya da kendi gerçeklerini, isimleri ve sıfatlarındaki aktif manayı açığa çıkartıp faal duruma getirmesidir.

Bir varlığın kendisini kendi vasıtasıyla ayrıntılı ve tam olarak görmesi, örneğin kendisini bir ayna vasıtasıyla görmesine benzemez. Çünkü, ayna karşısındaki, suretin yalnızca dış görünüşünü yansıtır. Aynaya bakan kişi veya ayna olmasaydı ve aynı zamanda Allah’ın ona tecellisi olmasaydı, böyle bir yansıma olmayacaktı.

Yüce Allah, alemleri kusursuz ve örneksiz ama ruhsuz bir beden gibi yarattı. Yarattığı alemler, parlak olmayan cilasız bir aynadan görüntü halinde gibiydi.

Allah önce alemleri yarattı. Ancak yaratmış olduğu alemler, kendisini tam olarak yansıtmadı. Alemler, sanki cilasız bir ayna gibiydi.

Neden? Akıl-duygu-düşünce ve düşündüğünü yaratabilme iradesine sahip değildi. İşte bu noktada da insanın yaratılması zorunlu hale geldi. Mecburiyet oldu.

Çünkü insan, akıl-duygu-düşünce ve düşüncelerini yapabilme gücü ile birlikte yaratılmıştır. Bütün bunlar, Yüce Allah’ın isimlerindeki aktif manalardır.

İlahi Yasa şöyle der; “yaratılan herşey Yüce Yaratan’ın ilahi nefesi olan ruhunu zorunlu olarak kabul eder. Bu kabul edişin gerçekleşmesi için de alemin Allah’ın tecellisini kabul etme yeteneğinde olması ile mümkündür ki zaten yaratılanlar da İlahi Ruh’u kabul edecek yetenek ve kabiliyette yaratılmışlardır.

Ve bu tecelli ile yaratılış sürekli ve kesintisizdir. Tecelli; Allah’ın her türlü özellik ve niteliklerinin varlıklarda belirmesi; açığa çıkarılması halidir.

Bu anlamda Yüce Allah, “yeryüzünde bir Halife yaratacağım ve tayin edeceğim demişti ki kendi irade ve kudret sıfatından ona bazı salahiyetler vereceğim. O Bana izafeten; Bana niyabeten yarattıklarım üzerinde birtakım tasarruflara sahip olacak. Benim namıma ahkamımı yeryüzünde yürürlüğe koyup uygulayacaktır. Ancak o, bu hususta asil olmayacak. Kendi zatı ve şahsı namına asıl olarak hükümleri icra edemeyecek. Benim bir naibim, kalfam olacak. İradesi ile benim iradelerimi, emirlerimi, kanunlarımı tatbike memur bulunacak. Sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak ayni ödev ve görevi icra edecek olanlar bulunacaktır. Bu süreklilik halinde devam edecektir.”

Ayet: “Verdikleri ile sizi denemek için yeryüzünün halifeleri kılan ve kimini kiminizden derecelerle üstün yapan O’dur.” (El-En’am-165)

Bu anlatım tarzı, Ashab-ı Kiram ve Tabii’nden çok tafsilatlı ve geniş bir şekilde yapılan tefsirlerin özetidir. Benim şahsi bir yorumum değildir. Bu bilimsel bir yaklaşımdır. Tartışılması yapılmaz.

O halde bu tecelli ile suret ve şekil kazanan varlıklar, başlangıç ve sonu gereği, bütünü ile Hak’tan meydana gelmiştir. Ve O’ndan başkası değildir. Öyleyse herşey O’ndan geldi ve yine ancak O’na dönecektir.

Allah’ın emir ve isteği, alem aynasının sırlanmasıydı. Böyle olunca insan, Allah’ın görüntüsünü yansıtan sırrı / cilası gibi oldu. Çünkü, yaratılmışlar içindeki Allah’ın niteliklerini en iyi ve en net biçimde yansıtan insandır. Bu konuda insandan daha yetkin başka bir canlı yaratılmamıştır. İnsan benzersiz bir şekilde yaratılmıştır. Böylece insan, alemin sırrı olmuştur. İsterseniz bu sırrı aynada parlaklığı sağlayan cila olarak kabul edin, isterseniz sır / gizlilik yani Allah’ın batın / gizli yönü olarak kabul edin. Sonuç aynıdır. Değişmez.

Tasavvufta iki tanımlama vardır; bileceksiniz. İnsan-ı Kebir ve İnsan-ı Sagir. Bu iki kelime ile iki alem ifade edilir. Birincisi dış alemi, evreni; ikincisi kücük alemi yani insanı ifade eder. Öyleyce insan, başlı başına bir alem demek oluyor.

İnsan dışındaki her varlık, Allah’ın ancak bir yüzünü ya da zahir yönünü yansıtır. Melekler de buna dahildir.

Dış alem dediğimiz, İnsan-ı Kebir, Allah’ın ancak zahirini / dış yüzünü yansıtır. Bu sebeple, bu yansımanın bilincine sahip değillerdir. Ama insan öyle mi? Hayır, bilinç sahibidir. Böylece de Allah’ı yalnız suret olarak yansıtmakla kalmayıp Allah’ın bütün varlık alemine yayılmış olan tecellilerini batın ve zahir olarak birleştirme ve yansıtma kabiliyetine de sahiptir. Başka bir ifade ile Yüce Allah, zahir ve batın yönlerini insanda toplamıştır, birleştirmiştir.

Bedenimiz, Allah’ın zahiri suretini, ruhunun yansıtılması da batıni suretini aksettirir. Bu görüş açısından bakılırsa, İnsan Hakk’ın gerçek suretidir. Kısaca şu denilebilir; insanın nitelik ve özellikleri, Allah’ın nitelik ve özelliklerinin küçük bir kopyasıdır. Yani suretidir.

Güncel Bütünlük bilgilerimizde, sürekli bizlere Hak’sınız diye hitap edilmekte olduğunu da burada hatırlayalım. Allah’ın bu iki özelliğini kendisinde cem etmesi toplaması nedeni ile insanın rutbesi meleklerin rutbesinden üstün tutulmuştur.

Bütün bu özelliklerinden dolayı insan, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi / halifesidir. Ancak, yaradılış olarak her insan, Allah’ın halifesidir ama ferdi olarak, bireysel olarak her insan halife değildir. Böyle bir payeyi elde edebilmesi, insanın kendi çalışmasına ve gayretine bırakılmıştır. Bu noktada, insanın beşer durumu ağırlık kazanır. Halifelik ancak insan-ı kamil için geçerlidir. Beşer seviyesinin üstüdür kastedilen.

Beşer seviyesini aşmamız için önümüzde sınırsız imkanlar var. Bunların birincisi ve en önemlisi sevmektir. Sevgi bedenimizi güçlendirir; ruhumuzu huzurlandırır. Canlı cansız herşeyin kutsallığı vardır. Canlı cansız ayırmaksızın herşeyi sevmeliyiz. Sevgiden zarar gelmez.

Bizler Yüce Allah’ın bir parçasıyız. Hatta bazı Üstadlarımız “Allah benim; ben Allah’ım; ben O’yum” diyorlar. Bu söyleyiş yüzyıllardır devam etmiş bugüne kadar. Bin ikiyüz yıl öncesinden bu yana söylenmiş. Hallacı Mansur’dan beri söylenmiyor mu? “En-el Hak” demişti o yüce varlık.

Ben O’yum O, ben diyor, Bütünlük bilgilerimiz. Bu bakımdan Yüce Yaradanımızla aramızı bozmayalım. Yaşımız ne olursa olsun. Sizlere 16 yaşındaki bir çocuğu anlatarak sözlerimi bitirmek istiyorum.

16 yaşındaydı. Bağdat’a devrin ilim irfan merkezine, en ünlü medreselerde ilim öğrenmeye gidiyordu. Annesi hırkasının içine birkaç altın diker. Yolda eşkiyalar tarafından basılır. Eşkiya çocuğun üstünü başını arar; birşey bulamaz. Sorguya çeker. Paran yok mu diye sorar.

Çocuk hırkasında gizlenmiş olan paraları söyler. Şaşkınlık içindeki eşkiye başı:

Niye söyledin. Haber vermeseydin, kimse senin altınlarını bilmeyecekti. Bulamayacaktı. Niye acemilik yaptın be çocuk der.

Bunun üzerine 16 yaşındaki çocuk;

Biliyorum bulamazdınız; ama Allah’la aram açılırdı der.

Bu çocuk, büyük İslam Alimi, Abdulkadir Geylani Hazretleridir.

Arkadaşlar, Allah’la aramızı açmayalım. En büyük dileğim budur sizlerden.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Peker SELÇUK
Süper İnsanlık Realitesi Derneği
“İNSAN SEMPOZYUMU (4)”

 

 
  Bugün 13 ziyaretçi kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=