Birlik İlmi
  Selma MİNE - "BİR" ÜZERİNE DEYİŞLER
 

“BİR” ÜZERİNE DEYİŞLER

“BİR” SEMPOZYUMU - II

Caddebostan Kültür Merkezi, B Salonu

05 Ocak 2009 11.00-17.00

Selma MİNE

Süper İnsanlık Realitesi Derneği'ne, böyle bir sempozyum düzenlediği için, derneğim adına teşekkürlerimi sunarım.

"BİR" üzerine geçmişte söylenenlere göz attım ve gördüm ki, bugün söylenenler, geçmişte söylenmiş olanların daha özel ve daha açık söylenişleridir. Eskiden bunlar sembolik olarak anlatılmıştır. Bu kadar açık ve net konuşmaları mümkün değil; çünkü hakikati kavrayanlar çok az sayıda kişi.

Çok sorulan bir sorudur: "Neden kutsal metinler şifrelidir?", "Neden şiirlerde sembol dili kullanılmıştır?"

Söz, anlam bittiğinde, yeni sözcük de üretilemiyorsa eğer; o zaman mevcut sözcüklere yeni anlamlar yüklenmeye başlıyor ve sembol dili ortaya çıkıyor.

Aslına bakarsanız, bugün söylediklerimiz yüzyıllar hatta bin yıllar öncesinde söylenmiş; hem de büyük bir cesaretle. Bu gün söylemeye cesaret edemediğimiz şeyleri de çok büyük bir cesaretle dile getirmişler; ama sembol kullanmışlar. "Anlayan anlar!" demişler.

Bugün anlayabildiğimizi ve çözebildiğimizi, sizlerle paylaşmak istiyorum. Yunus Emre'den, Fuzuli'den, Mevlana'dan ve Muhyiddin-i Arabi'den şiire dökülmüş cesur "akış" örnekleri getirdim:

Yunus için Aşk, ya da onun tercih ettiği deyimle "Işk" her şeydir. Tanrı Işk'tır, Doğa Işk'tır. İnsan Işk'tır. Yaşam ve ölüm, yokluk ve varlık hep Işk'ın eserleridir. Yani her şey aydınlanmış, sonsuz sınırsız boyutlardaki, hem maddeye değmiş hem de değmemiş yüce aklın ürünüdür. Basamakları çıktıkça, Yunus dönüp kendine bakmakta ve şöyle sormaktadır:

O’dur bana Yunus deyen, O’dur benim bağrım delen

O’dur beni bensiz koyan, hem ben O’yum, bu ben neyim?

Leyla (öz varlığı) ile karşılaştığı halde onu tanıyamayan Mecnun’un (nefsaniyetin) çığlığı; Fuzuli’nin dizelerinde şöyle dile gelir

[1]

Şimdi tenimdeki can, gözümdeki nur ve ciğerimdeki kan sensin..

*Varlığımın her basamağı, canım, anlayışım, fikrim, zikrim, varlığım sensin, ey özüm

Sen beni benden kurtardın; ben seni kime şikayet edeyim?

*Beni, nefsimden kurtardın; nefsim olan “ben” seni kime şikâyet etsin?

Bende görünen sensin; ben yokum; var olan, sadece senden ibarettir.

*Fiziğim, duygularım, aklım, fikrim, kelamım, zikrim… her şeyim senin görüntündür

Daima sen bende tecelli ediyorsun, ben senden başkaları ile ilişiği kestim.

*Sen daima bende beliriyorsun, bu yüzden seni başka yerde aramam mümkün değil

Eğer ben, ben isem; sen nesin ey yâr? Ve eğer sen, sen isen, ben zavallı neyin nesiyim?

*Eğer bendeki “ben”, Yüce ben’in aksi ise, “sen” nesin ey ulaşmaya çırpındığım güzellik. Ama eğer “sen”, Yüce ben isen, bu durumda “ben” deyip duran zavallı kimin nesidir?

@

İnsan-evren-Tanrı birliğine inanan ve var olanın yalnızca Tanrı olduğunu söyleyen Yunus, çeşitliliğin sadece görüntüden ibaret olduğunu, Tanrısal südûr neticesinde ortaya çıkan evren ile insan'ın yapılarının, ilkelerinin özdeşliğini belirtir. Bu düşünce Yunus Emre'nin şu sembolik dizelerinde dile gelmiştir:

 

"Ay oldum âleme doğdum, Bulut oldum göğe yağdım,
Yağmur olup yere yağdım, Nur oldum güneşe geldim "...

 

*Sezgilere/ilhamlara bürünüp, ruhsuz kalıba doğdum, kavram oldum kişiliğe yayıldım, bilgi oldum benliğe yağdım; aydınlandım güneş gibi ışıdım, parladım, başkalarını aydınlattım.

 

İkiliğe terk et, Birlik makamı tut./  Canlar canın bulursun, Birlik içinde"...

 

*Kendini ruh ve madde diye ayırma; ikisini BİR et; bununla canının içindeki cananı bulursun; işin aslına erersin.

Düşmüş idik ol kaldırdı, BİRliğin bize bildirdi/ İçimize aşk doldurdu, dürüst oldu imânımız

*Düşmek veya inmek, yani şuur daralması ile yücelikten maddeye girmek, kılıfa bürünmek "feyz-i akdes" olarak ifade edilmiştir. Maddeye vurup tekrar yüceliğe dönüşte, aydınlanma tutkusuna "aşk", belli basamakları tırmanarak çıkışa "ilahi edep", bu yolculuğa da "feyz-i mukaddes" denmiştir. Bu da ancak düzgün bir inanç ve yönelme ile olacaktır.

Geh birlik içre birlik eyleyem ol BİR ile, /Geh dönem derya olam, katre olam, ummân olam

*Kâh Bütünün Birliğide RAHMAN (Kemale ermiş bilge kişi) olurum; kâh dönerim düşünce katmanında yer alırım, bilgi damlası olurum, düşünce okyanusunun kendisi olurum..

@

Bir ÜNİTE, tek başına SİSTEM olan BİR, kutsal deyişlerde RAHMAN oluş ile de ifade edilir. RAHİM ise, TEK oluştur. Dolayısıyla görünen çehresi RAHMAN ve onu kapsayan çehresi ile RAHİM, Eski Mısır'da da OSİRİS ve İSİS olarak anılmıştır. Osiris, "İsis'ten doğan" anlamındadır; yani Rahman'ın belirdiği Ortam/ mekandır.

Muhyiddin-i Arabi, "Füsus'ül-Hikem"-Hikmetlerin Özü adlı eserinde, "BİR" konusunu şöyle açar:

Önce, bilinen Rahim'den yanı Tek'ten (sıfırdan) ilk olarak BİR (Rahman) ortaya çıkmıştır; bunun sonucu diğer sayılar meydana gelmiştir. Her sayı, BİR'in tekrarından ve toplamından ibarettir; ancak her sayı, artık farklı bir birliğe ve gerçeğe sahiptir. Bundan sonra aynı olamazlar:


*1’den 9’a kadar 1’lerin tek tek anıldığı 1’ler (ahad) mertebesi, (9 mertebe)

*10’dan 100’e kadar 10’ların tek tek anıldığı 10’lar (aşerat) mertebesi, (9 mertebe)

*Bunların toplamı 18 mertebedir. Bunlara (100=)1 mertebe+ (1000=)1 mertebe katılarak 20 mertebe hâsıl olur.

İslam gizemcileri, (100=)1 mertebeyi de tekrar 9 mertebeye ayırmışlardır. Her biri ebced değeri taşır ve kişiliklerin (esma'nın) de karşılıklarıdır. Dolayısıyla, feyz-i mukaddes yolunda çıkılan basamakları semboller.

ESMA'ül-HÜSNA GÜZEL KİŞİLİKLER ve NLP -

www.ruzad.org/deryay/id6.htm

Yunus, her bir mertebeyi tırmanan, ismi giyinen, kişiliğe bürünen binlerce kişinin aslında TEK-BİR varlığın sayısız çehresini denemekte olduğunu da şöyle ifade eder:


Onsekizbin âlem halkı, cümlesi BİR içinde, / Kimse yok BİR'den, artık söylenir BİR içinde


*İşte bu ruhsuz kalıpların (alemin) hepsi, TEK-BİR ünitedir, bunun dışında kimse yoktur, hepsi onun içindedir, onun kendisidir.

Cümle BİR onu BİR'ler, cümle O'na giderler/ Cümle dil onu söyler, her BİR tebdi içinde

*Bütün BİR’ler (RAHMAN-kemale ermiş kişiler) birleşerek BİR’ler Bütünü’nü (TEK-RAHİM) oluştururlar ve hepsi O’na yanı Küllî Şuur’a girerler. Hal böyle olunca her bir söz değişik de olsa, O’ndan gelir.

Cümle göz onu gözler, kimse yok nışan verir, / Gören kim, gösteren kim, kaldık müşkil içinde

*Bütün gözler O’nu izler; ama O olduğuna dair işaretleri kavrayamaz; görenin ve kendisine gösterenin kim olduğunu düşünmede zorda kalırlar. Yani her şey gözler önündedir. Gören göz de O'dur, o göze görünen de O'dur. Bunu ifade etmek de o kadar kolay değildir.

Kim gördü onu ayan, ne hod nakış ne nışan/ Sözü Lentarânîdir Mûsâ'ya Tur içinde

*Ne kendisine ait bir işaret, ne bir belirti; kimse onu açıkça görmemiştir. Musâ'ya da zihninden "Beni göremezsin!" diye seslenmiştir.

Doksan bin Hak kelâmı, altmış bin hâs u âmı/ Otuz bini hass'ül-has oldurur sır içinde

*Bu sırda 90 bin kural, 60 bin kanun, 30 bin prensip gizlidir.

Oldurur ol gizli söz, ârif söyler dün gündüz/ Hiç nisanı denmedi, hür u kusûr içinde

*Oysa tek bir gizli söz, irfan sahiplerinin dilinde anlam kazanır. Ancak onu ifade edebilecek özgün ve kusursuz bir kelime yoktur.

Yunus sen diler isen dostu görem der isen/ Ayandır görenlere ol gönüller içinde

*Yunus, sen gerçek Dost'unu, asıl öz varlığını görmek istersen, o, kendisini görenlere, Gönüllerde apaçıktır.

Dört kitabın ma'nisi, tamamdır bir elifte, / Sen elif dersin hoca, ma'nisi ne demektir?

*Elif, ebced hesabına göre "BİR" rakamının ve Allah'ın sembolüdür. Sembolik olarak Dört kitabın da aslı BİR kaynaktan gelmektedir. Ya bilgelerin söylediği BİR, hangi anlamdadır? Acaba işin aslını kavrayabiliyorlar mı?

Benim bunda kararım yok, ben bunda gitmeğe geldim

Bezirgânım metaım çok, alana satmaya geldim

*Bu dünyada kalıcı değilim, gidiciyim; ama Bilgi dağıtmaya, almak/öğrenmek isteyene açıklamaya GÖREVLİ geldim.

Ben gelmedim da'vi için, benim işim sevi için/ Dost'un evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim

*Kimseyle özel bir davam yok, ben SEVGİ yolundan gidiyorum. Dostluk (velîlik) Makamı gönüllere hitap eder; ben bunu sağlamak için aracı olarak geldim.

Dost esriği deliliğim, âşıklar bilir neliğim/  Devşiriben ikiliğim, BİR'liğe bitmeye geldim

*Bu çılgın halim, DOST’luk ilhamındandır; bunun nasıl bir şey olduğunu, gerçek âşıklar bilir. İkiliği (ruh ve maddeyi) BİRLEŞTİRMEYE, BİRLİĞİ (Tek Zâtı/ kişiliği) KURMAYA geldim.

Ol hocamdır ben kuluyum, Dost bahçesi bülbülüyüm

Ol hocamın bahçesinde, şad olup ötmeye geldim

*Asıl bilge O’dur, ben onun hizmetlisiyim; Öz varlık benim ağzımdan konuşmaktadır. O'nun TESİR ALANI içinde BİLGİ AKTARMAK ile görevliyim

@

Bu ilhamlar ile ne tür vizyonlar gördüğünü, nasıl haller yaşadığını şöyle anlatır:

Âdemîlikten çıkam, uçam melek mülküne[2],

Levn[3] olam, bîlevn olam, geh kevn[4] olam bîkân[5] olam

*Ruhsuz kalıp olmaktan çıkarım, yetkinlerin ilâhî bilgilerine uçarım; bir beliririm, bir belirsiz olurum, kâh varlık olurum, kâh o varlığın kaynağı olurum.

Geh dönem, bir şems olam, zerrede yüz bin arş ola

Geh yine tuğyân (azmak, öfkelenmek, taşmak)  olam,  âlemlere tûfan olam.

*Kâh dönüp her bir zerresinde yüz bin arşı olan bir güneş, yani külli şuurun, düşünce okyanusunun kendisi  olurum; kâh azarım, taşarım; ruhsuz kalıpları bilgilendiririm, onları yeniden düzene sokarım.

 

Evveli Hû, âhırı Hû, yâ Hû (nefes)  illâ Hû (Kutsal Ruh) olam

Evvel Ahîr ol kalâ (sözü) vu “men aleyhâ fân[6]” olam.

*O'nun öncesi, O'nun sonrası, ey nefes, ille de O Kutsal Ruh olurum; şu "ben geçiciyim, zamana tâbîyim" sözünün öncesi ve sonrası olurum!

                                                                    @

Deyen ol, işiten ol, gören ol, gösteren ol/ Her sözü söyleyen ol, sûret can menzilidir

*Aslında diyen, işiten, gören, gösteren; her sözü söyleyen O’dur; bu biçimsel kalıp, O Özün son durağıdır.

Bu konuda bir bilgi de şöyledir:

[7]Önce olan da O’dur; sonda kalan da O’dur.

Hep VAR olan ve hep başlatan (EL-FETTAH)

ve hep geriye kalan (EL-BÂKÎ) da O’dur.

 

Önceki nefslerde de VAR olan ve onlarla seslenen de O’dur;

Sonraki nefslerde olacak olan da O’dur.

Her aşamada, her basamakta VAR olan da O’dur.

 

Önceki yaşamlarda da olan O’dur;

Sonraki yaşamı değerlendirecek

ve bedenlenecek olan da O’dur.

 

Başta da sonda da VAR ise;

O hep VAR olandır;

hem zâhirde (EZ-ZÂHİR), hem bâtında (EL-BÂTIN).

 

Zâhirde (görünürde) VAR iken, ŞİMDİ (El-Hal) olandır!

Bâtında VAR iken, önceki (EL-EVVEL) ve sonraki (EL-AHİR) olandır.

Önceki bâkide (EL-BÂKÎ) VAR olup, sonrakine bâki (EL-BÂKÎ) kalandır!

 

O hep YOK’ta olup, YOK’ta kalandır!

Öncekinde (EL-EVVEL) YOK’ta olup, ŞİMDİ’ye (EL-AN) saklanandır;

Şimdide bâkî (EL-BÂKÎ) kalıp, sonrakinde (EL-ÂHİR) YOK’ta olandır!

 

Başta da sonda da YOK’ta ise; O hep YOK’ta olandır;

Bir görünen (EL-ZÂHİR), bir saklanandır (EL-BÂTIN).

Zâhirde YOK iken, bâtında VAR olandır!

 

Hal böyle olunca, EL-HAKK,

öncekinde (EL-EVVEL) ve sonrakinde (EL-AHİR),

Gerek cisimdeyken, gerek maddeye bürünmeden;

Hep VAR’dadır ve hep YOK’tadır.

                          @

Yüce Bütün, Yunus’un dilinden de aynı şekilde seslenmektedir:

Ete deri, süngük çatan; ten perdelerini tutan

Kudret işim çoktur benim, hem zâhir-ü âyân benim

*Eti deri ile kaplayan, ten perdesinin ardına saklanan; gücümü çok çeşitli kullanarak hem de apaçık görünen benim!


Hem Bâtınım hem Zâhirim, hem Evvelim, hem Ahirim

Hem ben O'yum hem Ol benim, hem ol Kerim-u Han benim

*Hem gizlenen, hem görünenim; hem öncekinde, hem sonrakinde olanım; hem ben "O"yum; hem O "ben"im; hem de o kerem sahibi hükümdar benim.

Yoktur arada terceman, ondaki iş bana âyan

Ol'dur bana veren lisan, ol denize umman benim

*Arada bir çevirmen yoktur; Yunus'un yaptığı iş, bana doğrudan görünür; o beni dile getirendir, dolayısıyla Yunus “deniz” ise “ummanı” (okyanusu) benim.

Bu yeri göğü yaratan, bu Arş-ü Kürsü durduran

Binbir adı vardır Yûnus, ol Sâhib-i Kur'an benim!

*Bu fizik bedeni yaratılıp, üzerine kişilik katlarını (astral bedenleri) giydiren; düşünce okyanusu dalgalanınca, Nuh'a o muhteşem bilgiyi indiren de benim.

@

Evvel-Kadîm önden-sona, zevâli yok “Sultan” benim!

Yedi iklime hükmedip, diri tutan “Sübhan benim!

*Öncesinde-başlangıcından itibaren sonuna kadar, ölümsüz "hükümran" benim. Yedi kişiliğe hükmeden ve onları diri (canlı/ işlevinde) tutan yaratıcı da benim.

Ben bu yeri yaratınca, yer üstüne gök durunca

Ulu deniz mevc olunca, Nuh'a Tûfan veren benim!

*Bu fizik bedeni yaratılıp, üzerine kişilik katlarını (astral bedenleri) giydiren; düşünce okyanusu dalgalanınca, Nuh'a o muhteşem bilgiyi indiren de benim.

Dur dedim göklere durdu, gökler dahi karar kıldı,

Yüzbin türlü Adem geldi, getirip gideren benim!

*Nefslerin çılgınlıklarını durduran, dengeleyen benim. Yüz bin çeşit ruhsuz kalıp yapıldı bozuldu, hepsini gönderen ve geri çeken benim.

Sûfî ile sûfî olan, Sâfî ile sâfî benim

Bel bağlayıp taât eden, ol Kerim-ü Rahman benim!

*Mistiklerle mistik, saf kişiyle de saf kişi olurum; itaat eden de benim, o Rahman olan da benim!

Kaf'tan Kaf'a hükmeyleyen, divleri hükmüne koyan

Yele binip seyran tutan, bu mülke Süleyman benim!

*Zihinden zihne geçen, yetkinleşenleri (dev=deva=melek=yetkin) hükmüne alan; rüzgâr gibi gezinen, İlâhî bilginin sahibi benim.

Yunus değil bunu diyen, Kudret dilidir söyleyen

Kâfir ola inanmayan, Evvel, Ahır, hem An benim!

*Bunları diyen Yunus değil, Kudret’in akışıdır; inanmayan kişi gerçeği örtendir: Öncesi, sonrası ve şu an (zaman dahî) benim!

MEVLÂNÂ’dan:

Gün bitti fakat mutluluğun can sesiyiz, / Baştanbaşa bir çengi-gönül bahsiyiz,

Hem âşığı, hem mâşuğuyuz kendimizin, / Hem meclisiyiz, bülbülüyüz gül bahçemizin

*Zaman bitti, ama bu, öz varlığın mutluluğunun sesidir; bir baştan bir başa bir gönül şarkısı olduk. Hem seven hem de sevileniz; hem tüm kişiliklerin bütünü hem de Yüceliğin kat kat açılan bilgilerini dile getireniz.

Hep O’dur varlık ve yokluk, haz, keder, / Neyse istek, hep O yoktan var eder,

Can gözün, âh olsa candan görmeğe,/ Sen O’sun, bil, böyledir kutsal kader!

*Varlık, yokluk, haz, keder… hepsi O’dur ve biz ne istersek, isteğimizi yoktan var eder. Özün gözüyle öz varlığı görmek mümkün olsaydı, kendini görürdün, program budur.

 

MUHYİDDİN-İ ARABİ’den:

Allah beni över, ben de onu, / O bana kulluk eder, ben de O’na!

BİR halde ben O’nu ikrar (kabul) ederim!/ Eşyadaki çokluk ve değişikliği görünce inkâr ederim!

O, bizden nasıl vazgeçebilir?/ Ben O’na müsaade eder ve O’nu zuhur (görüntü) alanına çıkarırım!

*Yüce varlık beni övdükçe, ben de onu överim. O bana hizmet ettikçe ben de ona ederim. .BİR olarak düşündüğümde kabullenir; çokluktaki çehresini gördükçe inkâr ederim. O bizden nasıl vazgeçebilir; çünkü biz (hem beden hem huy, hem düşünce, hem yaradılış olarak) onun görüntü alanıyız.

Şimdi sana sır açıklandı, iş de meydana çıktı: Muhakkak ki tek denilen Zât, çiftin içine girdi.

O her görenle görür ve her görünende görünür./ Demek ki âlem O’nun sûretidir.

O da âlemin ruhu olup, onu sevk ve idare eder.

Bu sûretle âlem (toplum), /  İNSAN-I KEBÎR = ULU İNSAN’dır!

*İşte işin sırrı buradadır. Tek olan Mutlak Varlık, ruh ve madde olarak ikileşti.  Her görenle gören ve her görünende görünür hale gelen O'dur; ve âlem denen ruhsuz kalıp (kalıplar bütünü), onun maddesel bir biçimidir.

*O ise kalıbın ruhu (aklı, idraki, iradesi, mantığı ve muhakemesi) olarak onu yönlendirir ve yönetir. Dolayısıyla kalıplar bütünü, ULU bir İNSAN'dır.

MEVLÂNÂ, bu konuyu şöyle özetler:

Eşi yok sevgili, bir tatlı oyun sundu câna,/“Tek mi çift mi dileğin neyse, hemen söyle bana”,

Gülerek “Çift olalım, gel güzelim haydi!” dedim,/ “Çift olup tek kalalım sevdiceğim, anlasana!”

*Eşsiz varlığın oyunudur madde aynasında kendi sûretini nefs olarak seyretmek. Hem her ikisini kavramak hem de ikisini BİR etmek, oyunun en güzel yanıdır.

BİR cânım, gel gör ki var yüz bin tenim/ Neyleyip netsem ki ağzım sır benim,

Bunca insan var “benim” hep “ben” diyen,/ Yok ki bir er, söylesin tek “ben senim!”

*BİR olanın yüz bin çeşit insan biçiminde görünümü vardır ve işin SIR'rı da buradadır. Hepsi de nefsinin zorlamasıyla "Ben" sözcüğünü kullanmakta ve farklı bir kişi olduğunu söylemektedir. Aslında O'nun pek çok görünümünden sadece biri olduğunu idrak edebilse; işte o zaman, herkesin içinden seslenen  o muhteşem TEK "BEN" ortaya çıkacaktır.

Aynı ruhtan yücelen bir nice unsur gibiyiz,/ İki can-içre biziz, sonsuza yansır gibiyiz,

Bir güzel anlamı elbet olacak, sevgimizin/ Bil ki sen bende, ben de sende bir sır gibiyiz

*Aynı Yüce aklın ürünü olan sayısız eleman, ham madde gibiyiz; oysa içiçe iki temel değerin (ruh ve maddenin) sonsuz sayıda çeşitlemesi (aynalanması) gibiyiz. Bu birlikteliğin, bağlanmanın, coşkulu sevdanın, kavramlar/ yasalar/ değerler katında elbette bir anlamı olacaktır. Bu da her iki taraf için birbiriyle iç içe oldukları halde birbirini göremeyip arayan "gizemlilik" halidir.

@  

KATILIM

Osman SOYAL’ın terimleri Atlanta terimleridir, buna saygı duyuyorum. Her ne kadar ihtiyaç yok diyorsa da, bir tercümeye ihtiyaç vardır. Altan GÜROL’un da dediği gibi, o kavramlar ile benim kafamdaki kavramların örtüşmesi gerekir ki ben ne dendiğini anlayayım. Atlanta teknik terimlerini her ne kadar çalışmasam da, benim zihnimdeki bazı nirengiler ile onları yerlerine oturtmam mümkün olabilmektedir.


1.Bazı dillerde bulunan sözcüklerin bazı dillerde karşılığı yoktur; dolayısıyla bir dilden bir başkasına çevrilirken karşılığı yok ise, yerine uygun başka bir sözcük konulur. İkinci dilden bir üçüncüsüne çevrildiğinde yine benzer bir kelime konulur; dolayısıyla konu orijinal anlamından giderek kaymaya, değişmeye başlar. Sonuçta karşımıza çok farklı anlatımlar çıkar. Sözgelimi “Altın” sembolü Kur’an’da da geçer. Müddesir (Örtünen, Bürünen, Gizlenen) Sûresinin 10. ve 11.âyetlerinde “Gerçekleri örtenler ile çok az sayıdaki kişiden gayrisine Altın ve Birlik olmaları yasaklanır” denmektedir.  Bin yıllarca kullanılan sembollerden biridir “altın”; çünkü o süre boyunca o sözcüğe yüklenen “iyi, sâlih, düzgün, dürüst, aydın kişi” anlamı değişmemiştir. Galaksi, birçok değişik sistemlerden meydana gelmiş bir birliktir. O zaman bu mihenk taşından dönüp bakıyorum ve “Altın Galaksi İmparatorluğu” ifadesinde “Çeşitli salih, aydın kişilerin gruplarından oluşmuş bir Ortak Şuur’un Egemenliği”nden söz edildiğini görüyorum. Bu durumda Altın Çağ da, “arınmış kişilerin oluşturduğu toplumların dönemi” anlamına gelmektedir.

2.Dünya genelinde manyetik alan değişimi söz konusudur. Zihnin çalışma sistemi, beynin çalışma fonksiyonları, hatta DNA kayıtları da manyetiktir. Bu manyetik alan, eğer dünya manyetik alanı ile eşdeğer titreşimde ise, manyetik silici devreye girerek kayıtları silmektedir. İşte karşımıza “hasat” çıktı. Alt frekanstaki yazılımlar otomatik olarak silinirken; üste çıkanlar etki altında kalmayacaktır. Birlik, Bütünlük olmaktan bir kasıt da bir bileşik alan yaratarak, beraberce geçişin söz konusu olmasıdır. Kadirî’nin bir şiirinde: “Kervan gidiyor, git birini bul, bir el tut, belki birini bulursun, yoldaş olur kurtulursun” tarzında güzel bir ifade vardır. Bu yolda muhteşem bir kervan gitmektedir, dostlar. Bu kervanda el ele tutuşmalı, birbirimizi aydınlatmalı, zihinsel yapılarını yükseltmeliyiz.

3.Geride “şeytan” kalmayacak ifadesinde de, bu boyuta sıçrayanlarda “nefsaniyet” kalmayacağının ifadesi yer almaktadır. Egolar, bencillikler alt boyut değerlerdir; dünya titreşimine uyumludur. Düşük frekanslar, cehennem (cehnam, cahm) denilen “ahlaksızlık” ortamını oluşturacaklardır. O boyuta kilitlenenler, onun yasaları çerçevesinde karşılık göreceklerdir. Ama “cennet” denilen, yaratım, yeniden oluşum boyutlarını oluşturan, sonsuz-sınırsız düşünce boyutlarına sıçrama yapanlar muhteşem bir bütünü projekte edeceklerdir.

Mitoslara dönüp bakınca, şeytan olarak adlandırılan nefsaniyete LUSİFER yani “kendinden ışıyan” dendiğini göreceğiz. Bir dönem Hz.İsa’ya da lusifer denmiş, sonra kötü anlamda yorumlanarak bu terimden vazgeçilmiştir. Mitoslar (Myto-logos: İlahiyat İlmi ve eski Türk Altay efsaneleri/gizemciliği) bilgiyi şöyle anlatır. Lusifer, aslında yüce bir hükümdardır, Tanrı ile kavga eder ve yeraltına sürülür, orada uzun süre hükümdarlık eder, sonra pişman olur; Tanrı tarafından bağışlanarak tekrar eski makamına yükselir, tahtına oturur. Kutsal Metinlerdeki bilgilere dönüp bakarsak, yüceliğin sistemi ruh ve madde olarak ikiye ayırması (yerle gök ayrıldı diye sembollenir) karşısında, “BEN” bilinci, alegorik olarak İblis (yani Lusifer) “BEN senden önce vardım, yasa BİR’lik-TEK’lik yasasıdır, yasaya karşı gelemem, bu ruhsuz kalıba giremem. İkilik olunca, o kalıp şuursuzca kendini TEK görecek ve seni inkar edecektir” der. Maddeyi deneyecek boyutlar ısrar ederler; sonuçta bir sözleşme yapılır. Benlik (iblis), ruhsuz kalıba nefs (şeytan) olarak girecektir (feyz-i akdes). O kalıp kemâle erene kadar kibre kapılarak kendini üstün, tek olarak görecek; başkalarını ezerek egemenliğini sürdürecektir.  Ruhsuz (akıl, irade, idrak, muhakeme ve mantıktan yoksun) kalıbın idraki açıldığında yani KIYAM ettiklerinde (feyz-i mukaddes) ruh ve maddenin aslında BİR olduğunu anladığında, AYDIN BİR BİREY olarak dönüp tahtına oturacaktır. Mevlanâ’nın da değindiği gibi, insanın var olduğundan itibaren şimdiye kadar tek tek veya gruplarla oynanan bu oyun, şimdi topluca KIYAMET adı altında oynanmaktadır.  Elbette o zaman da dünyada (beden ve bedenler bütününde) şeytana yani nefse yer kalmayacaktır.

4.Evren Haritası denilen Hayat Ağacı’ndaki, Güneş sistemine baktığımızda, zihin sıçramalarının “ışık/ aydınlanma küreleri” olarak ifade edilen, bilgelerin oluşturduğu ortak düşünce bütünlüklerine ulaşmaları söz konusudur. Sözgelimi “Nimetler Denizi”, “Taşkınlar Denizi”, “Kamkam Denizi” gibi hizmet ve yaratım kayıtları yazılacak, okunacak; esirî madde olarak da bilinen kozmik bilgisayarın kullanımına geçilecektir. Güneş sistemi içindeki milyon-milyar kilometreler anlık sıçrayışlarla ulaşılan menzillere dönüşecektir. Düşüncelerini denetleyebilen dehalar “Ay” mesafesine; Arınmışların grubu “Merkür” mesafesine ulaşacaktır. Öz varlıklarına ulaşmak için çırpınanların erdiği boyut, “Venüs”tür.  Güzelliğin, mükemmeliyetin, peşinde koşanların düşünceleri “Güneş”tir. Günümüzde Marduk üzerine çok şeyler yazılım çizilmektedir. Marduk, “Mars”ın eski söylenişidir ve Adaletin kılıcını da semboller ki; düşünceler o boyuta doğru uzanmakta ve yazılımları okumaktadır. Mars’ın ötesine geçince, dış uzaya sıçramış oluruz. Bilgelerin ulaşacağı mesafede, “Jüpiter” yer almaktadır. Aydınlık bilinç ise “Satürn”de bizi beklemektedir. Gizemlere girenler “Uranus”a kadar uzanır. Neptün mesafesinde, büyük bir düşünce okyanusu yer almakta demektir ve hikmet sahiplerinin menzilidir. Güneş sisteminin kürsüsü, bugün gezegenliği tartışılan Plüton’a doğrudur ve burada bilinmezin kapıları açılmaktadır.


Güneş sisteminin dışında bir “hiçlik” hendeği ya da uçurumu yer almaktadır, Bunun ötesinde ise derin uzay denilen farklı bir ortam devreye girer ki; bilim adamlarının o muhteşem zihinsel sıçrayışları, onları projekte edebilmektedir. Aksi halde ne başka gezegenlere insanlı-insansız araçlar gönderebilir; ne de Voyager aygıtları güneş sistemini terk ederek o uçurumu geçebilir; derin uzayda sonsuz yolculuklarını, yıldızlardan aldıkları enerji ile sürdürebilirlerdi. 

Bu muhteşem mesafelerin, kozmikte düşünceyle dolaşılmaya başlanınca ne denli kısa mesafeler olarak kaldığını anlamamak mümkün değildir. Bilim adamları biyo-plazma denilen bu ortamdaki düşünce sirkülâsyonunu araştırmadalar. O halde hedef apaçık ortadadır. Düşünce olarak dünyanın ötesine sıçrayabilmek… Neden?

O zaman diyebiliyoruz ki, o BÜTÜN’den düşünce kıvılcımları olarak dünyaya indik, onun kurallarına (4 unsuruna, 4 meleğine) tabî olarak doğum yoluyla fizik beden giyindik ve bu bedenle, geldiğimiz yere dönüp bakmaktayız. Uzaya açılmak istiyoruz, çünkü bu, maddeye girmemiş halimizi, özvarlığımızı aramak olmuyor mu? Bu tutku, öz varlığını arayan nefsaniyetin çırpınışlarının, başka bir aynadaki ifadesi değil midir?

Gâh ola odlar yakam, diller yıkam, canlar yakam

Gâh varam arşa çıkam, geh şah u geh sultân olam

*Kâh ateşler yakarım, gönüller yıkarım, canlar yakarım; kâh giderim arşa çıkarım, bazen şah, bazen kudretin efendisi olurum!

Nice bir dertler ile odlâra yanam yâkılam

Nice bir şâkir olam, zâkir olam, mihmân olam

*Nice dertler ile yanarım yakınırım; nice şükrederim, zikrederim, konuk olurum

Nice bir Cercis ü Bercis olam u Mirrih olam

Nice bir Câlinus u Bukrât olam, Lokmân olam

*Cercislerin bileşik alanından olur tebliğ veririm, Bilgelerden olur bilgi,  Adalet dehalarından olur adalet dağıtırım. Calinosların ortak şuurundan olur felsefe yapar, Bukratların, Lokmanların makamına çıkar ahlakî ve tıbbî öğütler veririm.

*Cercis (Circis) Taberî Tarihi’ne göre İsâ’dan sonra gelmiş ve Filistin’de yaşamış, onun şeriatı ile amel etmiş bir peygamberdir. 7 sene tebliğde bulunmuş, çok işkenceler görmüştür. En sonunda şehid edilmiştir.  Calinos, İlk çağlarda yaşamış bir Yunan Filozofudur. Lokman Hakîm: Hz.Davud zamanında yaşadığı rivayet edilen bir peygamber veya velî. Ahlâk ve tıp üzerine öğütleri vardır. Yunus bu bilge kişilerin de aynı bütünde, farklı kalıpta ortaya çıktıklarına değinir: Bercis, Jüpiter’dir.


[1] Fuzulî, LEYLA VE MECNUN, aynı eser, Sf: 482-485

[2] mülk: ilâhî bilgi (Füsûs-Arâbî)

[3] levn: renk, boya. Sıfat, nev’, çeşit, tür. Bir şeyi diğerinden ayıran alamet.

[4] kevn : Hudus, varlık, var olmak. Vücud, âlem, kâinat. Mevcudiyet

[5] kân: (f) Bir şeyin menbaı. *Kuyu, kaynak. *Maden ocağı. *Bir keyfiyetin (niteliğin) bol olduğu kimse.

[6] fanî:  Muvakkat (zamana bağımlı), gelip geçici, devamı olmayan, konuk.

[7] ANONİM-US (Bizler: Ortak Akıl-Ortak Zekâ), Bilgi: 256/1 - 08.04.06/ 19.20


 
  Bugün 33 ziyaretçi kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=